Şaqûl

Pêşan û Pêşangeh
Ziman heyînekî zindî ye. Roj bi roj zêde dibe, fireh dibe. Li gora kar û xebatên ku mirov dikin, ziman ji nûve xwe ava dike. Nûkirin, firehkirin, avakirin nemazetiya zindîbûna ziman e.
Zimanê Kurdî di barê nivîsandinê de serpêhatiya wî kevn nihi. Pêdivî û hewcetiya wî bi peyvan zehf e. Ji vê bûnê gellek peyvên nû tevlî zimên dibin. Lê mixabin gellek caran peyvên nû, şaş tên danîn. Yek ji vana peyva “pêşangeh” e. Ev peyva ku jiyê/umrê wê ciwan e, di qalibekî şaş de tê bikaranîn.
Pêşangeh nav e. Wek seyrangeh, dergeh, îqametgeh, mêrgeh, qedemgeh. Çawa ku van peyvana nav in, û naçêbin vana wek fiîlê bêne gotin, pêşangeh jî nav e û divê wek fiîl/kiryarê neyê bikaranîn.

Tehlîlkirina “pêşangeh”
“Pêşangeh” peyveke hevedudanî/murekeb e;  (bi wî/wê) + şan + geh.
Ev parçeyana jî her yek mehne û karekî wan heye, wisan:
Pê: Sivikbûna daçeka “bi” û “wî/wê” ye.(Pê re here. Bi wî/wê re here.)
Şan: îşaret, raber, rêdan, nîşan e.
Geh: Cih, mekan, şûn e.
Li gor vê fesilandinê îcar ku em li peyva “pêşangeh”ê binerin, divê mahneya wê ev be: Pêşangeh: Cihê, mekanê, salona nîşandanê.
Bo nimûneyê:
Pêşangeha nîgaran: Şûna ku nîgar/resm lê tê raxistin ku mirov temaşe bikin.
Pêşangeha xalîçe/mehfîran: Şûn an cihê ku mehfîr û xalîçê tên raxistin sewa nîşandan û temaşekirinê.
Pêşangeha zanîngehê: Salona ku zanîngehê sewa nîşandan û raberkirinê, an temaşekirinê veqetandiye.
Pêşangeha Pirtûkxaneya Bajêr pirr fireh e: Mekanê ku Pirtûkxaneya Bajêr sewa temaşeyê veqetandiye zahf fireh an mezin e.
Lê ev cumleyên li jêrê nerast in:
– Resamê navdar pêşangehek li dar xist. Mahneya vê cumleyê ev e: Resamekî cihek vekiriye. Lê qest ev e; resamekî li cihekî, li salonekê, li mekanekê resmên xwe, an nîgarên xwe raxistiye, sewa xelk temaşe bike.
– Pêşangehek berhemên nîgarî: Yek cihê, em bêjin salonek ku li wê nîgar tên raxistin, tên nîşandan.

Cudahiya “pêşan” û “pêşangeh”
Divê peyva pêşan û pêşangeh têkil hev nebin. Pêşan li pêşangehê tê kirin. Bikaranîna van herdu peyvan jî divê mîna van nimûneyên li jêrê bin:
Pêşan
– Pêşana nîgaran, pêşana trimbêlan, pêşana cil û bergan, pêşana karê destan. Evaya pêşana nîgarkêş ya yekem e.
Pêşangeh
– Pêşangeha Şaredariyê pirr mezin e. Li pêşangehê me hevdu dît. Emê vî cihî bikin pêşangeh.
Pêşan û Pêşangeh
– Pêşana nîgaran li pêşangeha bajêr e. Pêşana xwe ya yekem li pêşangeha Zankoyê vekir. Pêşana cil û bergan li kîjan pêşangehê ye? Li çar pêşangehan bi hev re çar pêşanên cuda vebûne.
***
Peyvên nû dê bên çêkirin û ziman dê xwe nû bikin. Lê nivîskarek mecbûr e ziman xweş bizanibe. Nivistên berê pirr bixwîne, baş biewise, bibe zêrevanekî rind. Piştî van şertana heq e li peyvên nû bigere. Lê şertê wê jî herkes takeserî divê biryaran nede, pîştî şêwrê, piştî pirsê. Eger na, bikaranînên mîna vê pêşangehê dertên. Ku dabaşa/mewuzê pêşangehê em kurtebêj bikin. pêşangeh nav e; sewa cih, mekan, şûnê divê biê guhtin. Karê ku li vî cihî, li vê şûn û mekanê çêdibe pêşan e. Li pêşangehê karê pêşanê tê kirin. Peyva pêşangeh hem ji karê pêşandanê, hem jî ji bona cihê/gehê pêşanê divê neyê guhtin.

Modernliğin Kendisiyle Sorunu

Anthony Giddens, Modernliğin Sonuçları kitabında, modernliğin yeniden düşünülmesi gereken bir konu olduğunu tartışarak bir savunma denemesi yapıyor. Bu savunuda modernliğin bütün sonuçlarıyla doğru ve ideal olduğunu idda etmiyor, sadece bir tespit yapıyor.
Modernlik, insanın geleneğe dayalı bildiği, inandığı bütün değerlerden farklı olarak, ulaştığı kendi üretimi, başka bir deyişle kendinden menkul bilgiyle, kendini ve dünyayı yeniden oluşturma ya da kurgulama projesidir. Ne var ki ortaya konulduktan çok uzun sayılmayan bir zaman sonra bu proje, kendini yeniden gözden geçirme ihtiyacını doğurdu. 17. yüzyılda Avrupa’da başlayan daha sonra da bütün dünyaya yayılan modernizmin, 20. yüzyıla gelindiğinde aldığı biçimin, bir çok yazar ve düşünürün ileri sürüldüğü gibi yeni bir dönem veya yeni bir sistem olarak değil, modernitenin zorunlu sonuçları olarak görülmesi gerektiğini ileri sürüyor.
Adına ‘bilgi toplumu’, ‘tüketim toplumu’ denilen ve yeni bir toplumsal sistem olarak kabul edilen durum gerçekte modernizmin radikalleşen sonuçlarıdır. ‘Postmodernizm’ ‘endüstri sonrası toplum’ gibi kategorileştirmeler de yine aynı şekilde modernizmin bizzat sonuçları olarak görülmelidir.
Postmedernlik düşüncesi, insanları hedeflerinden uzaklaştırıp ilerlemeye yolunda göstermeleri gereken çabalarını engelliyor. Aynı şekilde bir geçmişimizin olduğunu unutturmaya çalışıyor ve bu geçmişe ait bilgimize dayanarak geleceğimiz için tahminlerde bulunmamızı bulanıklaştırıyor.
Modernizmin hertürlü geleneksel düzen biçimlerinden farklı oluşu onda bir ‘süreksizlik’ durumunu oluşturuyor. Süreksizliğin anlaşılması peralal olarak modernizmin de doğru biçimde anlaşılmasını sağlıyor, aynı şekilde günümüzde çıkan sonuçlarını da doğru olarak anlamamızı mümkün kılıyor.
Modernlik, insanları toplumsal gelenek türlerinin tamamından koparrmıştır ve beraberinde toplumsal biçimlerde bir süreksizlik durumu doğurmuştur. Gelenek ile modernliğin karşılaştırılmasının anlamsızlığı işi toplumsal evrimi engelleyen bir duruma götürüyor. Çünkü evrim birbirini takip eden, dolayısıyla bir sürekliliği gerektiren toplumsal olaylar zincirinin sonucudur.
Giddens, süreksizliği üç aşamada gözlemleyerek bu adımları şöyle sıralıyor:
a) Değişim hızı,
b) Değişim alanı
c) Modern kurumların doğası,
Modernliğin sorgulanan karakteristiklerinden diğer bazıları ise; güvenlik, tehlike ve risktir. Toplum ve birey, modern hayatın baskılayan tutumuna karşı kendi güvenliğini sağlamak için farklı çarelere başvurmuştur. Durkheim toplumun kaçınılmaz olarak bulmasını gerekli gördüğü bu çareye “işbölümü” ve “ahlâki yapı” adını verirken, Marx ‘sınıf mücadelesi’, Max Weber ise ‘bürokrasi’ demiştir.
Giddens, modernizmin bu tür sonuçlarını sosyoloji açısından ele alıyor ve şu noktaları ön plana çıkarıyor: Mordenliğin kurumsal tanımı, topluma yönelik sosyolojik analizin gerekliliği ve sosyolojik bilgi ışığında modernliğin karakteristiği.
Modernliğin toplum ve birey üzerindeki etkilerinden başka, Giddens, ayrıca modernliğin doğurduğu zaman ve uzam kavramının sonuçlarını da ele alıyor. Modernliğin zaman ve uzamın dönüşümü ile yakından bağlantılı olduğunu söylüyor. Eskiden zaman sayılan ve parçalanan bir olgu değilken, modern zamanlarda özellikle dünyanın küreselleşmesiyle zaman algısının herkeste benzer sonuçlar oluşturduğuna dikkat çekiyor. Eskiden uzam ile zaman algısı arasında bir fark vardı, ama uzamın daralması zaman algısının benzerleşmesine yol açmıştır.
Elbette uzam-zaman algısının bezerliği “yerinden çıkarma” sonucunu doğurmuş ve insanlar arasındaki ilişkileri kolaylaştıran mübadele araçlarının çeşidini ve sayısını artırmıştır. Bu araçlar arasında en etkili olanı paradır.

Modernliğin güven sorunu
Modernizmle beraber toplumsal yaşamda insanların karşılaştığı önemli sorunlardan biri ‘güven’dir. Giddens’e göre modern toplum insanı, bir şeye güvenme, bel bağlama peşindedir. İnsanlar birbirine nasıl olduklarını sorduklarında asıl maksatlarının güvende olduklarını ummak olduğunu söyler.
Giddens’in ele aldığı diğer bir konu ise geleneksellikte görülen dönüşümsellik meselesidir. Bilindiği gibi geleneksel kültürlerde, bu günün insanı önceki kuşakların deneyimlerine saygılı olduğu gibi yeri geldiğinde ondan yararlanıyor da. Yani bir bakıma zaman-uzam yakınlaşması söz konusudur.
Modernlikte ise düşünce yeniden üretiliyor ve bu üretimde geçmiş gözönünde bulundurulmuyor, yaşanmış deneyimleri bir kenara bırakarak kendisiyle geçmiş arasında hiçbir bağ kurmuyor. Geleneksel olanın doğruluğu bugünün bilgisi ışığında değerlendirilip haklı görülebilir ama bu haklı görüş kesinlikle geleneksel bilgiden kaynaklı değildir, kendindendir, kendi üretimidir. Çünkü modern bilimin değişkenliği, Giddens’in Popper’dan aldığı ifadeyle söylersek “bütün bilimler kayan kum üzerinde durur”.
Giddens, modernlik ile postmodernlik karşılaştırılmasında ve hangisinin tercihe daha layık olduğu konusunda söylediği şudur:

“Eğer bir postmodernlik dönemine doğru gidiyorsak, bunun anlamı, toplumsal gelişimin yörüngesi bizi modernliğin kurumlarından uzaklaştırıp, yeni ve farklı bir toplumal düzene doğru götürüyor. Postmodernizm, eğer inandırıcı bir biçim içindeyse, bu tür bir geçişin farkında olunduğunu anlatabilir, ancak var olduğunu göstermez.”

Postmodern dönemlerde önemini yitirdiği düşünülen bazı inanış ve değerler gerçekte kaybolmayıp sadece şekil değiştirmiştir. Örneğin, ister kapitalist anlayış olsun, ister ulus devlet anlayışı olsun günümüzde önemini yitirmemiştir.
Giddens, küreselleşme sürecinde güven-risk, zaman-uzam gibi kavramları insanların zihninde farklı yer edecek bir yoruma tabi tutuyor. İnsanların bu kavramlar altında kendilerini yeniden ele alıp algılamalarını sağlamayı hedefliyor. Modern insan meydana gelen gelişmeler ışığında kendini yeniden düşünüyor; bir yandan artan beklentileri diğer yandan bu beklentilerinin yol açtığı küresel boyuttaki sorunlarla baş etme yolunu arıyor.
İnsanın bugün en fazla olmak istediği durum özgürleşmedir. Ama bu özgürleşme çabaları onu doğru politikalar üretmeye götürebilecek mi, götüremeyecek mi? “Mevcut gelişim eğilimleriyle bağlantılı ve dolayısıyla da gerçekçi nitelikte ne tür ütopyaları geleceğe yönelik tasarımlar olarak kurabiliriz?” diye soruyor Giddens.
Sonuç olarak Modernliğin Sonuçları, insanın kendi yaptığı bu sistemin sürekli sorunlar doğurmasıyla başı dertte olduğunu anlatmaya çalışıyor.

(Anthony Giddens, Modernliğin Sonuçları)

Sarayın Dışında Bir Prens Sabahattin

Prens Sabahattin (d. 1878 İstanbul – ö.1948 İsviçre) aktif bir siyaset adamı olarak öne çıkmasına karşın aslında Türkiye’nin ilk sosyologları arasında yer alıyor. Sultan Abdulmecid’in kızı ve Sultan Abdühamit II.’nin kızkardeşi Sultan Seniha ile Kaptan-ı Derya Gürcü Halil Rıfat Paşa’nın oğludur. Mehmed Sabahattin, özellikle adem-i merkeziyet fikriyle ünlendi ve bir muhalif olarak yaşadı. 
Mehmet Sabahattin, Sultan Abdülhamid’e karşı girişilen bir harekete babasının adının karışması nedeniyle İstanbul’u terk etmek zorunda kalınca eğitimini Paris’te sürdürdü. O sıralar Avrupa’da örgütlenmeye çalışan Jön Türkler arasında yer alarak düzenlenen ilk kongreye öncülük etti. Kongrenin temel amacı padişahlıkla yönetilen Osmanlı’da yapısal bir yönetim değişikliğini gerçekleştirmekti. Ancak kongreye katılanlar, izlenecek yol üzerinde görüş ayrılığına düşmeleri nedeniyle bir sonuca varamadan dağıldılar.  2. Abdülhamid sonrasında nasıl bir yönetimin kabul edileceği konusunda fikir birliğine varılamıyordu.
Prens Sabahattin, merkezi olmayan, bireysel teşebbüse ve gelişmeye imkan tanıyacak, yereli ön plana çıkaracak bir yönetimden yanaydı. Ancak başta Jön Türklerin teorisyeni konumunda olan Ahmet Rıza olmak üzere kendisine muhalefet eden Jön Türk mensupları, meşruti ancak merkezi bir yönetim istiyorlardı. Prens Sabahattin’in ortaya attığı Adem-i Merkeziyet fikri çok ses getirmesine rağmen, uygulama imkanına sahip olmadı. Onun düşünceleri doğrultusunda politika üreten Ahrar Fırkası iktidar olamadı ama Türkiye’de merkez sağ ve merkez düşüncesinin temelini bu fikirden aldığı kabul ediliyor. Siyasi çalışmalarda aktif olarak çalışan Prens Sabahattin, teşriki mesaide bulunduğu arkadaşlarıyla düşünsel ayrılığa düşmesi üzerine, onlardan ayrıldı.

Prens Sabahattin’in Sosyolojik Düşüncesinin Oluşumu
Sosyolojiye ilgisinin bir rastlantı sonucu oluştuğu söylenebilir. Ama bu basit bir ilgiden ibaret kalmadı. Onun temsil ettiği akım, Fransa üzerinden Türkiye’ye gelen iki ana sosyolojik akımdan biri olacak kadar güçlü bir etkiye sahiptir.
Bir kitapçı dükkanının vitrininde gördüğü bir kitap, bakışını düşüncesini şekillendirdi. Edmond Demolins ait söz konusu kitabı, Anglo-Saksonlar Faikiyetlerinin Sebebi Nedir? adıyla Türkçeye çevirdi. Bu eser, Le Play’in görüşleri etkisinden yazılmıştır. Daha sonra Edmond Demolins ile tanışıp dostluk kuran Prens Sabahattin, bu çevreyle ilişkisini ilerletmiş bunun sonucunda Science Social Cemiyetine üye oldu.
Prens Sabahttin üzerinde etkisi büyük olan Demolins, Anglo Sakson ülkelerinde eğitimin bireysel yetenekleri geliştirmek üzerine kurulu oluğunu söyler. Bunun yönetimdeki yansıması da adem-i merkeziyetçiliktir.
‘Kamucu toplum’lar, ‘çoğulcu toplum’ların aksine, merkezi yönetimi güçlendirecek bir eğitim modelini savunuyor. Merkeziyetçi yönetim anlayışına sahip toplumlar, bireysel gelişimin önünü kapatıyor. Yapılması gereken bu işleri toplumdan (devletten) bekleyen bu anlayış, memur sayısının aşırı şişirilmesini bir çıkar yol olarak öngürüyor. Memur sayısının artırmadaki temel amaç merkezi iktidarın güçlenmesidir.
Prens Sabahattin, Demolins’in bu görüşlerinden hareketle Osmanlı’nın da bir memur devleti olduğuna dikkat çekiyor. Devleti memur egemenliğinden kurtamanın yolunun özel girişimciliğe destek vermekten geçtiğini savunuyor. Bireysel girişimcilik için öğrencilerin yeneteklerini ortaya çıkaracak bir eğitim sistemine bağlı olduğunu belirtiyor. Prens Sabahattin, bireyci aileye, bireyci eğitime ve yerel yönetimden yana olduğunu belirtir.

Le Play Sosyolojisi ve Gözlemcilik
Prens Sabahattin’in düşüncelerini etkileyen kişi olan Le Play, adı sosyolojinin kurucusu August Comte ile birlikte anılmaktadır. Le Play sosyolojisi, Fransız ihtilalinden sonra toplumda ortaya çıkan sorunların çözümüne yönelik çalışmalara dayanıyor. Aslında bir maden mühendisi olan Le Play, sosyal olaylarda gözlem tekniğini ilk uygulayan ekolun kurucusudur. Ondan önce birçok sosyalbilimci gözlem tekniğinin uygulanması gerektiğine işaret etmişlerse bile, bu yöntemin somut olarak ne olması gerektiğini söylememişler. Le Play, gözlemin aile kurumu üzerinde yapılması gerektiği savunmuştur. Gözleminin neden aile üzerinde yapılmasını gerektiğini ise şöyle açıklıyor:
– Fizik için atom, biyoloji için hücre ne ifade ediyorsa, sosyal olayların tahlilinde aile aynı öneme sahiptir.
– Aile topumsal kurumların en basitidir.
– Yapısı ve genişliği değişmekle beraber hep toplumda aile vardır.
– Aileler bunalımlara ve gereksinimlere çözüm bulamıyorsa, içinde bulunduğu toplumu yansıtıyor demektir.
Le Play aileden yola çıkarak toplumları ikiye ayırır:
a) Kamucu toplumlar,
b) Bireyci topumlar.
Doğu ile Batı toplumları arasındaki farkı bu aile yapılarına bağlıyor. Doğuda cemaat, Batıda birey anlayışının hakim olduğunu savunur. İdeal toplumun, özel girişimci ve bireyci olduğunu savunur. Fransız ailesinin de bu şekilde örgütlenmesini önermektedir.
Prens Sabahattin, Le Play ekolü aile üzerinden geliştirdikleri görüşleri, Türkiye’nin siyasi ve sosyolojik yapısını şekillendirmek için bir model olarak uygulamayı önermiştir.

Adem-i Merkeziyet Düşüncesi
Prens Sabahattin, Le Play’in aile ve toplum modelini, siyasete uygulamaya çalıştı. Tabi bu düşüncesi kendi döneminde fazla rağbet görmedi ve çeşitli reaksiyonlarla karşılaştı. Sert eleştiriler maruz kalınca, hem eleştirileri yumuşatmak hem de düşüncelerinin daha anlaşılması için şöyle açıklıyor: “Bazı vatandaşlarımız, adem-i merkeziyeti, muhtariyet-i idare gibi telakki ediyorlar. Burası şayanı tashihtir.”
Prens Sabahattin’in düşüncesinin karşılaştığı en büyük sorun buydu; yerinden yönetim fikri, merkezden bağımsız bir yönetim olarak algılanıyordu ve haliyle karşı çıkılıyordu. Oysa onun savunduğu tez şuydu:
Adem-i merkeziyet, adem-i merkeziyet-i siyaset ve adem-i merkeziyet-i idare diye ikiye ayrılabilir. Tevsii mezuniyet, adem-i merkeziyet demekten başka bir şey değildir. Biz eğer kuvve-i istihsaliyemizi mesai-yi zatiyemizle temiz etmezsek kanunlardan, hükumetten bir faide olamaz ve meşrutiyet nasıl büyük bir nimet olursa olsun yine esir oluruz. Fakat istibdad-ı siyasiden istibdad-ı iktisadiye düşeriz. Dolayısıyla bizi hür edecek ne kanunlar ne devlet adamlığı, ne de dış politikadır; tek çıkar yol bireysel gayretimizdir. Vilayet vergileri veren ve kanlarını vatanları uğrunda cesurca feda eden köylülerin verdikleri verginin nereye verildiğini bilmeleri lazımdır.
Prens Sabahattin düşüncelerini gazetelerde yazdığı makalelerle yaymaya çalıştı. Düşünceleri daha sonra Türkiye Nasıl Kurtarılabilir? ve İzah adı altında iki kitap şeklinde yayımlandı. İlk olarak İkdam gazetesinde yayımladığı makalesinde açıklamaya çalıştığı adem-i merkeziyetinin neden önemli olduğu, istibdadi yönetimin neden kötü olduğunu şöyle sıralanabilir:
– İstibdad birkaç kişinin eseri olmayıp, tarz-ı maişet ve nekais-i içtimaiyemizden kaynaklanıyor. Bu nedenle temel birim olan bireyden başlayarak sosyal yapımıza zarar veren eksiklerimizin giderilmesi gereklidir.
– Kamuoyunun terbiye-i milliyemizin ıslahı lüzumuna kazanmak. Sosyal yapı, bilinçli bir kamuoyu ile mümkündür. Kendi sorumluluğunun bilincinde bir kamuoyu oluşturulmalı.
– İstibdadın ortadan kalkmasına çalışmak için farklı yerlerde birbiriyle irtibatlı direnç merkezleri meydana getirmek. Bugün Sivil Toplum Kuruluşlarına benzer bir sistemin artırılması şeklinde yorumlanabilir.
– Mozaik bir yapı arzeden bir toplumuz. Pek çok din, etnik ve kimliğe sahibiz. Hıristiyan vatandaşlarımıza karşı müslümanlarla samimi bir ittihat lüzumunu, yani Rum, Ermeni, Bulgar, ve diğerleriyle cins, mezhep farkı gözetilmeksizin, Osmanlılığı meydana getiren unsurlardan hiçbirini özerk idare ve bağımsızlık takip etmemeli, bunun gerekmediğini ortaya koymak.
– Medeni aleme karşı milletin eski idareden gördüğü zulmün haksızlığını ispata çalışmak.
– Yıllardan beri zindanlarda çürütülenleri ona tanıtmak.
– Büsbütün aleyhimizde bulunan Batı kamouyundan, bir bölümünü dahi olsa, milli davamıza kazandırmak.
Prens Sabahattin, artık önüne geçilemeyen bir değişimin başlandığını bütün dünyaya ilan ederek şöyle diyor: Medeni dünya bilmelidir ki, kokuşmuş, bozulmuş bir yapının yerine girişimciliğe susamış, adaletli yeni bir Türkiye doğuyor.
Bağımlı yaşamanın olumsuzluğuna işaret ederek, kazanmadan yaşamak, çalışmadan zenginleşmek istiyoruz. Bunun için de doğal olarak devlet memurluğuna göz dikiyoruz. İhtiyaçtan fazla olan devlet memurluğu, işin uzmanı yerine kayırma şeklinde memur olunuyor. Kuşkusuz bu sefaletimiz, kelimenin tam anlamıyla eğitimimizin çürüklüğünden kaynaklanıyor.

Prens Sabahattin’in Etkisi
19. yüzyılda Avrupa’da başlayan ve bütün dünyayı etkisi altına alan bireyselleşme, uzmanlaşma, yapısallaşma düşüncesi, Prens Sabahattin’in sosyolojik düşüncesinin temelini oluşturur. Osmanlılık çatısının korunması şartıyla yerel yönetime geçilmesini, bu Osmanlı çatısının bununla ancak ayakta kalınabileceğini savunuyor. Her ne kadar bir zamanlar İttihad ve Terakki kadrolarıyla beraber çalıştıysa da Cumhuriyetin kuruluşunda yer alan bu kadrolarla yolları ayrıldı ve Türkiye’de daha fazla yaşayamacağını görerek İsviçre’ye yerleşti. Ama onun düşünceleri günümüzde hala siyasetin ana konularını oluşturmaktadır. Türkiye’de yerel yönetimlerin geliştirilmesiyle ile ilgili tartışmalarda muhakkak bir şekilde adı geçmektedir.

KAYNAKÇA:
Prens Sabahaddin, Türkiye Nasıl Kurtarılabilir? ve İzah’lar, Ankara 1999, Ayraç Yayınları.

Aşkın Mecaz ile Hali ya da Şeyh-i Sen’anî

Şeyh-i Sen’anî, tasavvufi destanların meşhurlarındandır. Bu hikayeyi ilk olarak 12. yüzyılda yaşamış olan Feridüddin-i Attar, Mantiku’t-Tayr adlı eserinde nakletmiştir. Daha sonra Feqiyê Teyran, Attar’dan alarak anlatmıştır, ancak iki hikayenin arasında bazı farklar vardır: Attar’ın hikayesinde Şeyh, rüyada puta secde ettiğini görür, Teyran’ın hikayesinde ise içki içtiğini görür. Attar’da, Şeyh, bir Rum kızının peşinden Rum iline gider, Teyran’da ise bir Gürcü veya Ermen kızının ardından Ermenistan’a gider. Her iki anlatı şekil açısından farklı ama içerikleri aynıdır. Melayê Cizîrî de bir şiirinde bu olaydan bahseder ve “Şeyh-i Sen’anî içkiyi hata ile içmedi / O Ermenistan’a hata ile gitmedi / Musa gibi senin tecelli edişini gördü / Senden bir işaret görenin ne hatası olabilir” diyerek içki içen, zünnar bağlayan, müshaf yakan Şeyh-i Sen’anî’yi savunur.

Şeyh’in Tasviri ve Mecaz
Şeyh-i Sen’anî’in asıl adı Kadir’dir. Yemen’in Sen’an şehrinden olması nedeniyle Sen’an Şeyhi veya Şeyh-i Sen’anî adıyla biliniyor. Yaşı yetmişin üstündedir. Kendisine bağlı yüzlerce müridi vardır. 50 kez hacca gitmiş. Dünyalık namına bir varlığa sahip olmadığı gibi iltifat da etmez, hatta küçük ve gereksiz görür. O yalnızca hak ve hakikati bulma peşindedir. Hakikatin dünya ilgilerinden uzak durmakla bulunacağına inanır. Bu tutumuyla Şeyh zımnen ve açıkça mecazı küçümser. Mecazın hakikate perde olduğunu düşünür, ondan kaçınır. Dünyevi güzelliklerin insanı oyalayan, yanıltan, kurulu tuzaklar olduğuna hükmetmiştir.
Ne var ki hakikat mecaz ilişkisi Şeyh’in düşündüğü gibi değildir. Hikayede işlenen ana tema işte bu konudur. Kıssa Şeyh’in mecaza olan ilgisizliğine bir cevaptır. Gerçekte hal mecazda saklıdır ve mecaz olmadan kalbe hal gelmez. Kemale ermenin şartı ülfet kazanmaktır. Ülfetin olacağı yer ise gönüldür. Gönül mecazdir, o olmadan hal nuru tezahür etmez. Dünyada mecaza ihtiyaç duymadan hal’e erenler sadece peygamberler olmuştur. Onlardan başka, ister müftü, ister şeyh veya molla olsun mecaz aynasında görünen surete tutulmadan hiç biri hakikate eremedi.
Pekiyi aynada görünen nedir? Gönülde yanan nurun kaynağı kimdir?
Elbette ki Allah’tır tamamının kaynağı. Doğru yolun rehberi, dini doğru yaşamanın imamı, gönülleri mutluluk ile mest eden duygu O’ndandır. Aşk kavramındaki anlam, hal ilminin yöneldiği yön O’dur. İnsana verdikleriyle yaşamı anlamasını sağlayan bilgi kaynağı, bütün âşıkların farkında olmadan yöneldiği yer, gökteki yıldızların işaret ettiği ışık kaynağı O’dur.
Beden kapalı bir kafes veya sandıktan başka anlam ifade etmez. Hatta insandaki ruh diye bilinen canlılık alameti yine Allah’ın nurunun bir işaretidir. Çünkü kabzolunma zamanı geldiğinde ruhun teslim olmaktan başka bir gücü yoktur. Varlık sahasında görünen her şey birbirini gerekli kılar. Birbirinin anlam katmanı, birbirinin varlığının ispatıdır.
Mecaz kavram olarak az olana, ulaştıran araca işarettir. Üstünden geçilen, geçici görünüme sahip olan, bütüne götüren parçadır. Tam olmayana işaret eden bu durum insana özgüdür. İnsan bilmezlik vasfıyla ortaya çıkar. Bilgiye ulaşmak için mecazla tanışır, cüz’e/parçaya sarılır ve bütünü, küllü tanır. İnsan varsa mecaz da olmalı. Elbette hakikatin varlığı mecaza bağlı değildir, ancak bilmezlik vasfına sahip insanın önce bilmek gibi bir zorunluluğu vardır. Bilgi birikerek oluşan, bir bütün halinde olmayan duruma denilir. İnsan bir anda bilgiye sahip olmaz, tedricilik ilkesine bağlı olarak keşfeder, deneyimler ve nihayet öğrenir.

Şeyh’in Rüyası
Bu hikayede Şeyh’in kendini direkt bilgiye muhatap zannına kaptırdığına işaret vardır. Şeyh-i Sen’anî hikayesi, velilik derecesini nübüvvet makamından üstün görenlere fena bir reddiyedir. Çünkü mecaz olmadan hal ilmini bilecek bir insan yoktur. Bunun için insana duyu organları verilmiş. Göz, kulak, burun her biri kendi ilgi alanına düşeni, kendi paylarını isterler. Bunlar ışıldak olur, hal ilmini gösterirler insana. Yârin yanakları, dilberin güzel yüzü fener gibi aydınlatmasa hakikate erilmez.
Şeyh bu gerçeğe iltifat etmeyerek yanılgıya düşmüştü. Güzelliği, ilgileri, sefa veren zevkleri atmıştı düşüncesinden. Hesaba, sorguya çekilmesini sağlayacak ilgilerden sıyrılmıştı. Oysaki hesaba çekilmek insan olmaya dâhildir. Şeyh’in düşüncesi tuzu olmayan bir yemek gibi tatsızdı. Sevgilisi olmayan bir sevgi, maşuku olmayan aşk bir anlam ifade etmez. Onlarsız ne hal ne de hal’in vereceği tatlılık çıkar ortaya.
Bu düşüncelerin sahibi Şeyh’e bir ders gerekiyordu. Nihayet bir gece rüyasında bir kız görür. Tarife gelmez güzellikte bir kız. Bir Gürcü veya Ermen Beyi’nin kızıdır. Üstelik hıristiyan. Şeyh onu kilise damında gezinirken görür. Bütün benliğiyle tutulur ona. Sona ermekte olan hayatına yeni bir başlangıç getirecek, maceralara sürükleneceği bir yola girer. Rüyasında gördüğü bu kız kendisini davet eder, Şeyh yanına gidince, kız ona şarap kadehini uzatır, Şeyh itiraz etmez alır içer. Bu adım ile olaylar dizisi art arda gelişir.
Şeyh rüyadan uyanır. O güne kadar yaşadığı rüya idi, ondan uyanır ve yeni bir yaşama başlar. Terk eder yerini yurdunu, kızın bulunduğu yurda gider. O güne kadar her ne yapıyor idiyse terk eder ve olmayacak şeyler işler; müsfahı yakar, zünnarı bağlar, domuz güder, gönülden bağlısı olduğu dininden çıkar. Tek bir arzuyla yanar Şeyh; kızın yakınında olmak, onun ilgisini çekmek, ona kavuşmak… Sevgilinin kapısında tam on iki ay boyunca domuz güder, zünnarı bağlar. Şeyh’in kıblegahı, yaşama nedeni, varacağı yeri bu Gürcü veya Ermeni kız olur. Teyran, bazen Gürcü bazen Ermen Beyi’nin kızı diye tanıtır.
Ne var ki çelişkilerle dolu bir durum var ikisinin arasında. Şeyh müslüman, kız hıristiyandır. Şeyh yetmişini devirmiş kocamış bir adam, kız ise henüz baharının başında… Bu bey kızı, gençliğinden eser kalmamış, ağzı dili tuzlanmış, tatlılığını yitirmiş bu yaşlının nesine âşık olacaktı.
Diğer yandan Şeyh’in beş yüz müridi şaşkınlık içindeydiler. Onların gözünde bu bir skandaldı, bunu konuşmaktan bile utanıyorlardı. İnsanlara Şeyh’in durumunu nasıl izah edeceklerini bilemiyorlardı. Bir türlü kavrayamıyorlardı, yetmiş yaşındaki bu ihtiyar aklını kaçırmış olmalıydı. O artık istikametini yitirmiş bir Şeyh idi.
Nihayet Şeyh ile konuşmaya karar verdiler. Edep ve erkân içinde, o güne kadar mürşitleri olduğu Şeyh’i irşat etmek istediler. Nafile. Şeyh yalvarmalarına, kınamalarına aldırış etmez, kovar hepsini. Der ki onlara; bu bakirenin güzel sesini zikrinize değişmem bilesiniz. Uzağım ben artık bütün duyduklarınızdan. Bana karışmayın, öğüt vermeye kalkışmayın. Siz ki beni nazlı bir yardan ayırmaya kalkışıyorsunuz, halbuki o bana daha yakın sizlerden.
Müritler şaşkın ve çaresiz kalırlar. Şeyh’i terk etmeye karar verirler, zira iflah olmaz bir hal almıştı. Bilerek bu yola girdiğini düşünürler. Düşünürler ama gönülleri el vermez.
Şeyh’in, Şeyh Attar adında sadık bir dostu vardı. Ona gittiler, olan biteni anlattılar; şeyhlerinin bir çıkmaz yola girdiğini, “dişi bir aslan” tarafından kaçırıldığını söylediler. Koskoca Sen’an Şeyhi domuz güdüyordu, kilisede kalıyordu, namazı, niyazı terk etmişti olacak iş değildi bu. Şeyh Attar’dan yardım istediler
Şeyh Attar meseleyi anladı. Şeyh’i yalnız bırakmış olmalarına kızdı, sığ bakışlarından ötürü ayıpladı onları. Yazık dedi, siz bu kadar adam Şeyhinizi bir aslanın karşısında yalnız bıraktınız öyle mi? Bıraksaydınız ya aslan sizi de parçalayaydı. Şeyhiniz ki mürşidinizdir, onun tuttuğu yolu nasıl terk edersiniz, onun seçtiğini nasıl yanlış bulursunuz. Siz de kafir olsaydınız Şeyhinizle.
Müritler, Şeyh Attar ile beraber Sen’an Şeyhini almak üzere yola düştüler. Rivayetler Ermenistan’a gittikleri yönündedir. Kilisenin önüne vardıklarında bir raksa başladılar, sazlar eşliğinde semazenler halay çektiler. Müritlerin sesi bir uğultu gibi yükseldi inletti yeri gökleri. Kilisede ne kadar ruhban varsa seyre çıktı. Şeyhi divane eden prenses de köşkünden müritlerin gösterisini temaşaya geldi. Hayran kaldılar bu bağlılığa.
Nihayet domuzları gütmekte olan Sen’an Şeyhi de duydu sesleri. Bir nara geldi kulağına, tanıdı onu, Şeyh Attar’ın sesiydi bu. Karşısında arkadaşını, dostunu, Şeyh Attar’ı görünce utandı halinden. Geldiler belinden zünnarı çözdüler, attılar elinden domuz güttüğü asayı. Geriye doğru sefere çıktılar kafile, Şeyh’i alıp götürdüler.

Son ve Başlangıç
Kafile gittikten sonra, Ermeni kızın gönül dünyasında beklenmeyen bir hal meydana gelir. Şeyh’in “sınır tanımaz aşkı” gönül duygularını harekete geçirmişti, düşüncesini değiştirmişti. Hiç ummadığı bir şekilde Şeyh’e aşk duyduğunu fark etti. Ne var ki Şeyh artık yoktu, ama bir eser bırakmıştı geride. Yiğitlerin mahmuzladıkları atın sırtında götürdükleri Şeyh değil, kızın yüreğiydi. Lime lime bir yürek kalmıştı geride.
Gürcü Beyi’nin kızı ağlamaya başladı. Hayat, etrafında ne var ne yok birden gözünde anlamsızlaşır. İpek giysilerden, paha biçilmez takılardan, ustaların yaptığı köşkünden soğur. Gözünün güzelliğine güzellik katan sürmelerden sürmez olur, alnında şafaklar doğuran altınları takmaz olur. Yemeden içmeden kesilir, dadısının uyarılarını dinlemez bir gül gibi an be an solmaya başlar.
Gönlünde yanan ateş dayanılmaz hale gelince, gitmeye karar verdi. En hızlı koşan atını hazırlamalarını istedi ve gidenin peşine düştü. Dur durak bilmeden koşturdu atını. Nihayet bir konaklama yerinde yetişti kafileye. Müritler hızla gelen atlının Ermen Beyi’nin kızı olduğunu hayretle gördüler. Yavaş yavaş aydınlandı mesele onların düşüncesinde, mahçup oldular. Yeni bir söz ile gelmişti. Şeyh ile aynı yolda yürümeye gelmişti. Prenses ile Şeyh’i başbaşa bıraktılar. İki âşık bir müddet sohbet ettiler ve sonra hemen orada ikisi birden ruhunu teslim ettiler.

Feqiyê Teyran’ın Sözcükleri

Feqiyê Teyran’ın şiirlerinin belirgin yönlerinden biri dilindeki sadeliktir. Buna neden olarak kendi çağdaşı ve kendinden sonraki şairlere oranla Arapça ve Farsça sözcükleri daha az kullanmış olmasını gösterebiliriz. Bir diğer neden ise, şiirlerini halk edebiyatının ölçüsü olan hece vezniyle yazmış olmasıdır. Hece vezniyle yazılan şiirler, ses sistemi üzerine kurulu olan aruz vezniyle yazılan şiirlerin diline nispetle daha rahat anlaşılıyor.
Ne var ki klasik şairler içinde en çok bilinen şair olmakla beraber şiirlerinin rahatlıkla anlaşıldığını söylemek zordur. Dili yalın olmasına rağmen bazı okurlar şiirlerdeki bir çok sözcüğün anlamını bilmeden okuyor. Bu düşünceyle, Feqiyê Teyran’ın şiirlerini severek okuyanlar için ve yazıyla, edebiyatla meşgul olan kimselere bu konuda bir katkı sunmak üzere az bilindiğini düşündüğüm 136 sözcüğü buraya çıkardım. Bu sözcükler bize bir yazarın dili ne rahatlıkta kullandığını ve kendi düşüncesi içinde onlara ne gibi anlamlar yüklediğini gösterecektir.

Burada verdiğim sözcüklerin kimileri ad halde, kimileri mastar, fiil, sıfat haldedir. “Bêçûn” gibi kavram niteliğinde olan sözcükler de bulunuyor.

al kırmızı. “Tijî şeraba al kirî”.

alale lale. (Binefşê têkil alalan:)

bakut rüzgarın biriktirdiği kar yığını, rüzgar birikintisi. (Bakutê bextê bi xwe tê)

bamişt kar tozutması. Li beybûnan li bamiştan”.

bandê o halde, madem ki böyle. “Bandê bine bal zahidê”.

bangîn feryat, bağırtı. “Binêr carek çi bangîn e”.

baqur domuz sürüsü, büyük baş hayvan sürüsü. “Bi kêra baqura me tê”.

baxwey (baxwoy) 1. sahip, evin babası (ev sahiplerine malxwê), 2. Rab. “Baxwey negot carek celest”.

bazgîr şahin avcısı, şahin avlayan. “Bazgîr divê yekber bitin”.

bêçûn ebedi, zevali olmayan, zevalsiz, yok olmayan. “Cewaba Wahidê bêçûn”.

begzade beylerden doğma, bey kızı veya oğlu. “Begzade ye cihcennet e”.

bereng kurşun, mermi. “Jê dibarin bereng e”.

beristin hücum etmek, saldırmak. “Beristine hev bi hîle”.

berke yön edin, hedef edin, kıblegah. “Berke derê Şahê Mubîn”.

Beşera bildirmek, duyurmak. “Bersîs hîlawîstin beşera”.

bisat düzlükler, açık yer, geniş alanlar. “Xelqê di vê bisatê”.

bîz tiksinti, iğrenme. “Zêde ji qencan bîz dikir”.

bor (bur) doru at. “Dilberê bor ixtiyar kir”.

çaverê intizar, bekleme, bekleyiş. “Çavriyê siltan im ez”.

çavînî nazar, göz değmesi. “Hem’yan di got çavînî ye”.

çeng arp, tar. Bir müzik aleti. “Kalîna çeng û bilûran”.

çîj tat, lezzet, zevk. “Çîjekî Şeytîn belav bû”.

çûkêş dikkatlice, ahenkle çekmek. “Dil bi çûkêşî kişandî”.

dabaş konu, mevzu, husus. “Guh bid’ne vê dabaşê”.

darû ilaç, derman. “Darûyê derd û birînê”.

dêm 1. yanak, yüz. 2. mec. olta (?) “Wek masîyê bi dêmê ketê”.

derav (delav) su ağzı, su kenarı, koy, körfez. “Reşrihana ser deravan”.

devkûr kör ağızlı, körelmiş ağız. “Ecûz kevn e û devkûr e”.

di dil zanca, fikirce, kendince. “Kafir di dil qewî ne”.

dilq üstbaş görünümü, şekil, biçim, suret. “Werbû di dilqê sofiyan”.

dukuşte kital, vuruşma, harp. “Çûne cihê dukuşte”.

‘ebîq kokulu, hoş kokulu. “Qutiya miska ‘ebîq”.

êvîştin solmak. “Xwezî ev reng ne êvîştan”.

êwir barınmak, yerleşmek. “Nêzîkî Bersîs êwirî”.

fekirin bakmak. “Vêk ra di hemyan fekirî”.

feres û rex 1. at ve kale, 2. mcz. birisinin elinden iradesini almak, yularını ele geçirmek. “Feres û rex jê standî”.

ferwar hüküm, hükümdar. “Ferwari kir Barî Xuda”, “Îro di ferwara te yîn”.

firîvan satıcı. “Gul dibê lawê firîvan”.

gengaş kavga, kargaşa, karışıklık. “Xelkê di vê gengaşê”.

gîr şaşkın, sersem.

haldar benekli, puntolu.

han (xan) 1. okuyan, çağıran. 2. imdat eden, yardım isteyen

hayî û hengame gürültü ve velvele.

hemwar düzlük, düz, doğru, sadık.

herê asla, hiç. Başına ‘na’ olumsuzluk eki getirilerek kullanılır.

herime dişi aslan.

heriştin ezmek, ezilmek, sıkmak.

hêş ve aniden, birden bire, ansızın.

hêşet kayalık alan, kayalık, kayalıklar üzerindeki yerleşim yeri.

hevûreng renkten renge girme, değişken, binbir surat.

hezret kurbiyet, Allaha ve sultana yakın yer.

hî bikin öğretmeli.

Hilawîstin asmak, idam etmek.

hirzibend tılsım, yazılı dua.

hucû kötülemek, zemmetmek

hûd çok hürmetli, büyüklük. 2. Bir peygamber ismi.

îsandin parlamak, ışıldamak

kal rengê sorê tarî, bütün renklerin başına getirildiği koyuluk derecesi veriyor.

karêz oba, düzlük.

kazir haramdan sakınan.

keç êlî evlenmemiş kız.

kehl kıt, kıtlık

kêm û kas parmakları eksik olan.

keynûn dünyayı tekvin eden, düzenleyen

kezîkal kızılsaç, örüklü kızıl saçlar

kifîn kelle, kafa. “Kifin di bin çengî ve”.

kode kiralama, kiraya verme (yaylalar için).

kun-ber mağara, taş oyuğu.

leyzok oyun, oyuncak

ma için, ne için, olsun diye.

mehl müddet vermek, süre vermek. 2. tehir etmek

mêjîn tarihî, eskiye, önceki zamana ait.

menzel oda.

meşyet irade etmek, istemek.

mez’ (maza) doğru, gerçeğin tamamını söylememe, gizleme.

mihirdar aşık, maşuk (mihr, aşk)

muste’xas kendisinden yardım dilenen, imdat istenilen.

nafe kase.

naperêjin, (perêjtin) kabul etmeyiz, değişmeyiz.

nehing rahat olmama, kavga ve eziyet içinde rahatsız olmak.

nejvan, atlama, sıçrama (atlayan, sıçrayan).

neyhar düşman, dost olmayan.

nigah bakmak, bakış, nazar getmek.

noşte/nuşte metin, tekst. “Çi dibê metn û noşte”

paşroj gelecek, ati. (qet hay ji paşrojê nebî).

pêl 1. dalga, 2. ara, vakit.

peristin hücum etmek, saldırmak.

pezîr kabul eden, kabulcü.

pîçe aslı gibi olmayan, aslına benzemeyen.

pîr 1. ihtiyar, 2. önceden,

pîşe sanat, meslek.

pûs tasa, tedirginlik.

qedîd 1. pek zayıf, kuru ve çelimsiz, iskeleti çıkmış insan. 2. kurutulmuş et.

qerqef kadeh, bardak.

rav av, avlamak.

reg kök (bitkilerde).

rehîq saf şarap, cennet şarabı.

reşkal simsiyah, kapkara.

rewdet inanmak, ikna olmak.

rexbet İstek, arzu. İyi sayılmak. Bir şeyi çok iştiyakla istemek. İhlasla dua etmek, teveccüh etmek.

rojheval güneşe eş, güneş benzeri, sevgilinin alnının güneşe benzemesi.

rûfirotin icarekirina zeviyan, deman, tarlayı ortakçıya vermek.

rûkar yüzey. (rûkal olarak da söyleniyor).

sahibkemer bağlı olma, tabi olma, mürit.

semtîn kulak deldirmek.

seqîm hasta, yanlış, keyifsiz, güçsüz olan.

sera nağme.

serhefsar yular, gem.

sexîn katı, iletkensiz.

sorav allık, yanakları sürülen allık.

şevselat gece namazı, teheccüt namazı.

şox mutlu, şen, serbet hareketli, nazlı, işveli, oynak, hayasız.

taze 1. yeni, güzel, iyi, 2. güzelce, açıkça, iyice.

tîremeş (têrmeş) çav, büyük baş eril hayvanlarda cinsel organ.

vavar yeri sağlam olmak, güvende olmak.

vemişt sıvamak, çekmek (kol, paça için)

vemiştin (kolları, bacakları) sıvamak

viyêşim arzuyla bekliyorum, beklemek, ummak.

war şûna havînê, an biharî, ciyê koçeriyê.

warî …benzer, …gibi manasında son ek.

wari’ Allah’tan korkan, günahlardan sakınan.

wesfiyet hizmetkarî

xamûş sessiz, sesi çıkmaz.

xan û man ev bark.

xebal (nêçîrvan), avcı.

xergûş tavşan.

xezam sonbahar yaprakları.

xîs firar eden, kaçan, ürkek.

xûl kambur.

xurab ceylan.

xusar kırağı.

xweşxwîn güzel sesli, güzel okuyan.

zerbav sırma, dokuma.

 

Ne Lêkolîn, Vekolîn

Di Kurdî de sê daçekên ku ji kiryaran kiryarên nû çêdikin henin. Van daçekana; -da, -ra, -ve ye. Daçekên çêker gava tên serê kiryarekê/fiîlekê, mahneya wê kiryarê diguhere, mahneyeke din dide.
Di nivîsariya îro de hin şikil nivîsandin û bikaranîn hene li gora pergala rêzimanê narûnin. Ev bikaranînên xelet yên ku di dema me ya nêzîk de derikevin kêm nihin. Çendî ev şaşiyana zêde girîng nebin jî, guman tê de nihe ku ahenga zimên ji ruyê wan xirab dibe. Ku meriv ji niha de pêşiya wan bigire ewê belav nebin. Ev awayên xelet dikevin şûna awayê rast û cih dibin. Piştî zemanekî êdî hewcetî bi rastkirina van ‘xeletiyan’ nayê dîtin. Çimkî xelet bin jî êdî tên fahmkirin û wisan dimînin.
Bikaranînên xelet çima dertên? Bi min sebeb ev in:
– Tesîra bêje û kiryarên zimanên din, yek.
– Nefahmkirina rêzimên, didu.
Mebesta min ji nefahmkirina rêzimanê çi ye, ez bêjim: Di ziman de sivikkirina daçek û cînavkên bi hev re, weke kiryaran tên jimartin. Ev nerîn û bikaranîneke rast nihi. Wek nimûne: Sivikkirinê guhtinên mîna “lêgerîn”, “lêkolîn”, “lênerîn”, “lêrawestîn”, “lêderketîn” û her wekî vana, agahdarî didin. Ev “lê” sivikkirî ye, daçeka çêker nihe.
Ji “kiryarekê” çêkirina “kiryareke din”, tenê bi van sê daçekên -da, -ra, -ve tên çêkirin. Daçekên wek “hil, der, ber” ji ber ku mijareke din e ez behsa wan nakim. Ji van hersêyana pêvtir daçekên duherfî yên ku kiryarên nû çêdikin tunene. Ji vê bûnê, di nivîsariya Kurdî ya îroyîn de bikarînên weke “lêkolîn”, “lêgerîn” şaş in.  Lêgerîn, û lêkolîn, bersiv û agahdarkirina bersiva “Te filan tişt dît?” e.
Em niha li vira çend nimûneyên kiryaran bidin ku mebest pê zelal bibe.
Kir: Koka kiryarê ye. Mahneya wê pêkanîn, rastvegerandin, anîna holê û mahneyê mîna vêya jê tê fahmkirin. “Karê nehişt dereng, weke hemû karan, ev jî di wextê de kir.”
Ger: Koka kiryarê ye. Mahneya lipeyçûnê, zivirandin, çerxbûnê dide. “Ger nebûya tiştê winda nedihatin dîtin.”
Kol: Koka kiryara kolandinê ye. Mahneya wê vedana erdekê, axekê, derxistina tiştekî binê axê, ne li ber çav. “Bi tevrê xwe erd kola û şitla darê danî nav de.”
Van hersê kiryarên wek nimûne, bi mahneya wan ya ewil hatine dan. Ku daçêkên veguher em bînin serê wan rewşa wisan dibe:

Kir:
Da+kir, ji ser dahfdana bin. “Ji ser kendêl xwe çend kir nava avê û bi kêf xwe dakir. “
Ra+kir, ji erdê bilindkirin, bi hewa xistin. “Çêlika ku ketibû hêdî ji erdê rakir danî hêlîna wê.”
Ve+kir, ji rewşa girtîbûnê derêxistin, tiştê negirtî. “Kilît bada, derîyê xanî yê girtî  vekir.

Ger:
Da+ger, berê xwe zivirandin bi hêleke din ve. “Kargeha wî li ser rê ye. Gava tu diçî malê, dager kargeha wî.
Ve+ger, ji çûnê paşde hatin. “Çûn heye lê veger tuneye.”

Kol:
Ve+kol, ji halê nedîtî derxistin, ji binî derxistina ser. “Li vê meselê rind vekole, ku zelal bibe.”

Bi taybetî guhtina “lêkolîn” û hevalbendê wê yên mîna; “lêkolîner”, “lêkolînerî” ji aliyê rêzimanê ve weke kiryar dîtina wan şaş e. Li şûna wê forma rast wisan e:

Vekolîn: Karê kolînê ye.

vekoler: Navê kesê kolînê dike.

Bi kurtasî, çêkirin, an hilberandina peyvan, kiryaran, rengdêran ku ne di forma rêzimanê de bit, ahenga ziman xerab dike. Rêya bikarîneke rast ev e ku divê pergala zimên qenc biê zanîn, çawa hatiye hûnandin, hevok, kiryar, daçek qenc bêne naskirin paşê gav biê avêtin.

Binevş

Çi bêjeyên sipehî hene di ferhengê de. Bêjenî wisan ku mahneyên wan ruhniyê didin. Vaye peyva “binevş”ê… Binevş navê kulîlkekê ye. Lê çi kulîlk…
Gava navê binevşê ji devê min dirije, vê re deştek, mêrgeke fireh vedibe li ber çavê min. Bi sedan cûr binevş, her yek bi rengekî; şîrik, pemba, zer, sipî, şîn… Bi hezaran binevş seranserayî wê deştê vedigirin. Hemû narîn xwe li ba dikin. Kî diçe cem wan bi halê xwe xêrhatinê lê dikin. Tenê deştan û mêrgan naxemilîne, kulîlkeke wisan henûn e qayil e li şaneşîn û hundirê malan di qutîkan de jî mezin bibe.

binevs Binevş kulîlkek zahf dilnizm e. Narîn e lê nazdar nihe. Bi şiklê xwe nimişê dil dide. Belê dilekî bêpergal, belawela. Ji yek qalibî nederketine. Çawa xwestine wisan şehê xwe girtine. Vê bêpergaliya belgê binevşan divê wek nîşana serazad û serbestbûnê biê dîtinê. Ji rêbest û şertên hişk naheze. Ji teferruatan û debdebeyan dûr e. Piçek ax û avê bidine wê, li kû hûn bixwazin mezin dibe. Binevş wer narîn e lê tehemula wê nihe ji axa hişk re. Siruşta wê axeke nerm dixwaze. Kulîlkeke avî ye, axa hişk ya bê rewa li tebietê wê yê geş nayê. Dilnizm e erê lê bi sertî û hişktiyê re nabe heval. Dibit ku şûna lê ye meydaneke fireh nebe, lê ku rehê wê di nav axake nerm û hewadar de nebe nabit.
Ruhniya rengê binevşê jê re bûye tebiet. Ji ruhniyê hez dike. Jixwe kûlîlka ku hez ji tariyê bike heye ma! Ku ne li ber ruhniyê be, sipehîtî û bedewtiya wê, naz û narîntiya wê qey tê dîtin? Rengê biriqandî yê binevşê îlham daye nûjdaran ji porê mirov re wek bîn û birqîn emilandine. Siruşta wê ya nerm bûye dermanê kulan, aramî û kamraniya dil û çavan. Rengê binevşî, bîna binevşî hemû ji hunerê vê kulîlkê ne.
Nîgarkêş û wênevan zû pê hesiyan ku binevş seba hunerê wan çi modeleke sipehî ye. Çi yek ta be, çi gurzek, çi baxçeyekî binevşan be, hez dike resm hez dike wêne be, bi hemû awayan ve sipehîtî ye seba hicmetkaran. Pelên wan yên şîfonî, neqşê wê ji resaman re bûye îlham, reng ji ber binevşan hatine derêxistin û bû amûr ji xemilandinê re.
Sîxikê destê keçan de neqş û tenteneyên binevşan bi tu awayî ji resmên ku destê hosta kişandine kêmtir namînin. Van neqş û tenteneyên binevşan, naçilmisin, herdem ciwan vedikin.
Qumaşên giranbuha, dewletserê rengê binevşî qedr û qîmetê wan girantir bûne. Dîwar û şibakê koşk û sarayên mîran û şahan, bi perde û mehfîrên binevşî xemilîne. Ji av û rûnên binevşan bêhnên xweş hatiye çêkirin DSC_0329û kêfxweşî daye mirov.
Navê binevşê bi sipehîtiyê re yeker bûye. Xweşiktiya çavan bi binevşiyê re hatiye wesifandin. Bûye navê dilberên destanan û çîrokan. Binevşa Narîn nayê bîra kê? Kesê ku navê Binevşa Narîn dibêjin çima rûyekî pirr bedew tê ber çavan? Çendan ji me Binevşa Narîn dîtiye ku ev melheze bi me re çêdibe? Seba ku em tev binevşan zanin, xweşikbûn, narînbûna vê kulîlkê em jê ageh in. Seba vê ye em dipejrînin ku Binevşa Narîn pirr bedew bû, zahf narîn bû. Cebelî pêşî bû dildarê navê Binevşê.
Nedîtî evîndarî dibit qey? Nabit. Lê ya ku nav Binevş be, bixwe jî divêt binevş bit. Cebelî bi vê melhezê çû bû xwazgînê Binevşa Narîn. Rengê Binevşê bi navê xwe bû.
Gelo piştî vê çîroka Cebelî û Binevşa Narîn e ku binevş wek “kulîlka evînê” hatiye qebûlkirirn. Binevş bengî ye. Rast e binevş kulîlkeke ketum e, sirr û raza xwe nabêjite tu kesî? Sirr û seqem bi ser de digirin lê ew nake gazinde bi dil xurtî xwe li ba dike li ber sermaye.
Çêdibit ku seba vê xelkê ew ketum qebûl kiribin? Kî dizane.
Binevşa Narîn jî ne bêdeng bû qey, gava bav û birayan ew revandin ji ber Cebelî û birin dan yekî dî. Lê Binevşê qet nekarî bû dengê xwe derêxe? Situyê xwe berda ber xwe û li ber zora adetan ma bê deng, kerr û lal. Lê wê tu carî evîna Cebelî jibîra nekir. Bi ser halê xwe de di hundir xwe de lorand. Raza xwe nekir aşkere. Rast e ku binevş kulîlka evînê ye.
Binevş peyveke tenê ye di ferhengê de? Naxêr. Di ferhenga me de tenê peyvên şerr, pevçûn, xirabiyê nihin. Binevş jî hene.
Me behsa binevşê kir, lê bi xwe tenê nema, heta bi Cebelî û Binevşa Narîn çû, meydan li xwe fireh kir.
Binevşê ez wer deyndarê te me, Xwedê tu ji sebra dilan û ruhniya çavan re çêkirî. Ferhengê ez deyndarê te me ku tu rêbereke baş î dewamî li hawara min î.

F e r h e n g o k:
aramî huzur, sükunet.
bêpergal düzensiz, sistemsiz.
binevş menekşe.
dewletserê sayesinde.
ferheng sözlük.
henûn içten, cana yakın.
kamranî mutluluk.
mêrg çayır, çimenlik.
naheze sevmiyor.
nimişe benzer.
sewt ses, nida.
sipehî güzel, iyi.
siruşt tabiat.
şaneşîn balkon.
şîfon kadife.
şîrik mor renk.
qutîk saksı, kutu.